|
|
June 06
Devlet ve Parlemento, bir grup sivil muhafızın rehineleri
Sivil muhafız kuvvetleri muhtemelen bir Albay’ın yönlendirmesi üzerine, dün 6:23’te oylamanın başlaması esnasında Yardımcı Kongre’deki Hemicicle’ye girdiler. Üyeler ilk önce yüzleri aşağıya dönük yere yatmak, ardından ellerini sandalyelerin üzerine koymak zorunda bırakıldılar. Adolfo Suarez ve General Guiterrez Mellado silahlı kuvvetlerin baskınına karşı koymaya çalışan tek üyelerdi. RTVE kameraları, muhtemelen El Palacio Zarzueala Kralı tarafından izlenmekte olan 35 dakikalık darbeyi kayıtlara alabildi. Korgeneral Milans del Bosch 3. Askeri bölgede (Valencia) sokağa çıkma yasağı kararı aldı; ki askeri kuvvetlerin bu esnada RTVE’ye girdiğine inanılıyor. Kumandan General Mlians de Bosch Kral kendini bu ihraca ilişkin tanımlayana kadar iktidarı üstlendiği açıklamasını yaptı.
18:30’da, Sivil Muhafız üyelerinden bazıları, yaklaşık 20 kadarı, Kongre Sekreteri Kongre başkanını –Leopoldo Calvo Sotelo- seçmek üzere oylarını beyan etmelerini istediği sırada, otomatik silahlarla birlikte mahkemeye girdiler. Toplantı salono Sivil Muhafızlarla işgal edildi ve oturum kesildi.
VIVA LA CONSTITUCIÓN!
Eli silahlı adamlar tarafından vatandaşların egemenliğinin yerine geçmek adına İspanya halkına yarpılan bir ihanet. El Pais Hukuku ve Anayasa’yı savunuyor. İsyancılar terk etmeli, suçlular yakalanmalı ve mahkemede sert bir şekilde cezalandırılmalı, tarihte kınanmalıdır. İspanya halkı büyük bir milli ve milletlerarası protesto için biraraya gelmeli. Milans’a göre, Sivil Muhafızlar tarafından gerçekleştirilen darbe, İspanya halkı tarafından 1978 referandumunda kabul edilen Anayasa’ya karşı yapılmış olup, Batı dünyasının en eski medeniyetlerinden birinin haysiyet ve olgunluğuna karşı bir utanç kaynağı olmuştur. Darbe, geçiş sürecinde gerçekleşenlerin bir kısmını gösteriyor ve uygun bir perspektife yerleştiriyor. Operación Galaxia sadece bir kafetarya söyleşisi değildi, ortaya çıkarılan daha büyük bir komplo düğümünün bir parçasıydı.
Güvenlik güçlerinin, komplocuların ve Anayasa’ya saygı duyanların (polis ve askeri kuvvetler) aksine darbeyi planlayanların; zayıflıkları, yardakçılıkları ve korkaklıkları uygun askeri devralma değişimine engel oldu. Parlementer Monarşi ve Hukuki Düzen, devlete yapılan bu duyulmadık müdahelede sorumlu faktörlerdendir. Egemen vatandaşların devlet temsilcileri askeri birliklerce kaçırılmıştır. Adolfo Suarez’İn istifası, mevcut Başkan’ın cesaret eksikliğine ve sorumsuzluğuna, ve yine partisinin türlü üyelerinin sorumsuzluğuna işaret ediyor. Gelecek saatlerde ya da günlerde ne olacak olursa olsun; bizim gibi Anayasa’yı ve var olan kanunları destekleyen ve sadık kalanlara, İspanya halkının serbest seçimler ve halk iradesi zamanında doğanlara ne olacak olursa olsun. İsyankarlar tarihte mahkum edilmiştir. Etik ve şeref yemini ilan edilmiş ancak uygulanmamıştır. Umut ederiz ki, bu hareket bu eski milletin Yargı ve Yönetim güçleri için sadece ıstıraplı ve utandırıcı bir olay olarak kalır ve sonuçlarından ders çıkarılır: Demokrasi, demokrasi değerlerine ve prensiplerine inanmayanlar ve özgürlüğü zorla elden alanlar tarafından korunamaz.
Yaşasın Anayasamız!
Yaşasın İspanya!
February 04
ZAMAN, ZAMAN – I TERAKKİ
Cemil Meriç, Hisar Dergisi, Haziran 1979, Sayı: 150, s. 5,6
Meçhul iklimlere sefer eden hiçbir yolcu Avrupa’ nın Sadullah Paşa’ ya telkin ettiği vecdi tadamamıştır. Viyana Sefer – i Kebiri’ nin bütün metrukat – ı edebiyesi uzun bir kasideden ibaret. Hele “On dokuzuncu Asır” batının başlıca mitoslarını ihtiyar şarkın şuur altına zerk eden bir efsâne – şiir. Avrupa bütün günahlarından arınmış, bütün tezatlarından sıyrılmıştır; bu manzumede; o artık yalnız maddî fetihlerin değil, insanlık rüyalarının da gerçekleştiği bir ütopyadır… Maddecilikten, reybîlikten uzak bir inanmış insanlar ülkesi. Bir kelimeyle Paşa, Tur – u Sinâ’ da ilahî nurdan gözleri kamaşmış bir Musa peygamberin cezbesi içindedir. Terennümlerine:
Erişti evc – i kemâlâta nur – i idrikat
Yetişti rütbe – i imkâna kısm – ı mümteniat
mısralarıyla başlar. Bütün bu mucizeler ilmin eseridir. İlmin ve imanın. “Asrın hikmeti, Tanrının birliği esasına” dayanmaktadır. Bütün milletler birlik sırrını kavramıştır, artık.
Heyhat! İrfan güneşi batıdan doğuyor; şimdi Rûm’ un da, Arab’ ın da, Mısır’ ın da adları unutuldu. Sonra şair, ülkesinin insanlarına acıyarak sesleniyor.
“Zamân zamân – ı terakki, cihan cihan – ı ulüm
Olur mu cehl ile kabil beka – yı cemiyyat”
Olmaz tabiî. O halde, bütün gücümüzle “çağdaşlaşmak” biricik emelimiz olmalı. Torunları, Paşa’ nın bu hayırhah ihtarını unutmamışlardır. İntelijansiyamız bu gün de aynı hedefe koşmaktadır, hem de gittikçe artan bir hızla. Ne yazık ki, Avrupa yarattığı medeniyetten şüphe etmektedir: artık terakkiye inanmıyor. Aydınlarımızın bir türlü kurtulamadığı bu uğursuz mitosun tarihçesine bir göz atalım:
Hıristiyan Avrupa kaybolan cenneti mazide aradı, asırlarca. İnsanlık, dört merhaleden geçmişti: Altın çağ, gümüş çağ, tunç çağ ve demir çağ. Yalnız Avrupa mı? Aşağı yukarı bütün kavimler aynı inançta birleşmişlerdi. Zamanla Tanrının vahyi unutulmuş, insanlık günden güne karanlıklara gömülmüştü. Kaynaktan uzaklaşmak soysuzlaşmaktı.
On yedinci asırda ümidler istikamet değiştirir. Batı insanı garip bir gurura kapılır. Düşüncedeki bu ihtilal yüzyıl önce başlamıştı. Madde dünyasındaki icat ve keşifler bakışları mazinin ihtişamından hâlin vaidlerine çevirdi; Altın çağ belki de istikbaldeydi. Bir Jean Bodin’ in, bir Francis Bacon’ un aşırı nikbinliği, bir asır sonra umumi bir kanaat olacaktı. Dünya bir yaratış humması içindeydi. İnsanlık boyuna ilerliyordu ve ilerleyecekti. Terakki, eşyanın mahiyeti icabıydı. Duraklama geçici, bir arıza, bir dinleniş, bir gayri tabiilikti. Bununla beraber terakki metafiziğinin gerçek mimarı on sekizinci asırdır; Fontenelle, Turgot, Hume Condorcet, Herder, Diderot, bu işin farklı alanda mimarlarıdır. Öyle ki, terakki felsefesi felsefenin bütünü olmak temayülündedir. Çağın nikbinliğine karşı bir nevi reaksiyon olan Russo’ culuk bile bu ma’ şeri inancı kuvvetlendiren sayısız delillerden biridir artık, Voltaire’ e gelince, Candide’ deki bütün karamsarlık, Üstadı, terâkki felsefesine katılmaktan alıkoyamaz.
Yükselen bir sınıfın nikbinliğidir bu. Müesseselerini kuran ve iktidarı adım adım fetheden burjuvazi, zaferleriyle sarhoştur. Ne Yunan’ ın altın çağ efsanesine inanır, ne Hıristiyanlığın kaybolan cennet masalına. On dokuzuncu asırda terâkki inancı cemiyetin bütün tabakalarına kök salar. Avrupa’ da herkes “ilerici”dir artık. Terâkki inancı dağınık bir iyimserlik halinde kalabalığın şuurunu ve şuur altını fetheder. Almanya’ da romantik metafiziğin, Fransa’ da pozitivizmin, daha sonra İngiliz tekâmülcülüğünün dayandığı bir iyimserliktir bu. Tekâmül fikri tabiat ilimlerine de girer. İktisadî ve siyasi liberalizmlerin temelinde de terâkkici görüş ağır basar. Klâsik iktisatçıların doktrinleri onunla meşbu; Demokratların ilham kaynağı o. Bir kelimeyle, iktisatçıların, iktisatçılar da, demokratlarda terâkkiyi mukadder, tabiî ve kaçınılmaz sayarlar. Mukadder ve hayırlı. “Ütopyacılar” da insanın gittikçe mükemmelleşebileceğine, refahın gittikçe artacağına ve ilmin mutlak kudretine inanırlar. Terakki vehmi, sosyalistlerden sonra anarşistleri de coşturur: cemiyet ister istemez önce kollektivist, daha sonra da komünist bir merhaleye ulaşacaktır. Hele münvevver, yarı münevver ve ümmî kalabalıklar için terâkki tartışılmaz bir nass’ dır.
Maşinizmin ve büyük endüstrinin muarızlarına (Sismondi ve Şakirtleri gibi) cevap veren iktisatçıların dayandıkları hep terâkki metafiziği, “Müstemlekeci fetihlerin meşruiyet fetvası’ dır, bu metafizik.” Emperyalizmin ideolojik silahıdır. Allah’ ın sevgili kavmi kendi nizamını diğer kavimlere kabul ettirir. Amerika’ nın büyük ve küçük iş adamları körü körüne inanır, bu terakkiye. Rasyonalizasyon, normalizasyon, taylorizasyon doktrinlerinde tröstleşmiş endüstri sayesinde her ferdi bir otomobil, bir banyo salonu, bir piyano, bir spor sahası, bir seçim kartı sahibi yapmak suretiyle bahtiyar kılmak ideali hep aynı mucip sebebe dayanır.
Evet, ilerleyen hakim sınıfın ideolojisi bütün cemiyetin ideolojisidir. Bütün cemiyet, hatta bütün cemiyetlerin. Ama bu metafizik en ihtişamlı çağlarında bile hatırı sayılır muarızlar bulur. Batı intelijansiyanın ayırıcı vasfı şüphe ve tenkittir. Önce edebiyat yükseltir sesini, Flaubert’ ler, Baudelaire’ ler, Leconte le Lisle’ ler burjuvazinin bu ahmakça iyimserliğiyle alay ederler. Sonra içtimayatçılar işe karışır. St. Mill’ e göre; “Terâkki merhalesini durgunluk merhalesi takip edecektir. İnsanlığın tek hedefi o merhaleyi geciktirmek. İleriye atılan her adım bize o merhaleye biraz daha yaklaştırmaktadır. “ Öyle ki, “Endüstri ırmağı durgun bir denize dökülecek sonunda. Zira, insanlığın gerçekleştirmeye çalıştığı terakki tam bir iktisadi sizifizmdir.” (Okuyucuya Sizifos’ un sonsuz çilesini hatırlatmaya lüzum var mı? Kucağındaki kayayı zirveye çıkarmak zorunda olan o bahtsız, zirveye varır varmaz kaya aşağıya yuvarlanır. Sonu gelmeyen bir işkencedir bu…) İngiliz iktisatçısı için de medeniyet dünyasının kaderi uçuruma yuvarlanmaktadır, sonunda.
Le Play’ ın kehaneti daha da korkunç: “Avrupa cemiyeti, bilhassa Fransa çöküş halindedir.” Zaten terâkki inhitatı takip eder, inhitat terâkkiyi. Terâkkiyi mukaddes sayan görüş de, inhitatı kaçınılmaz sayan görüş gibi yanlış ve tehlikelidir. Teceddütperestlik (Filoneizm) manevî ilimlerin en vahim hastalığı. Terâkki metafiziğinin sebep olduğu bir hastalık bu. Madde ilimlerinde ne kadar hayırlıysa, manevî ilimlerde o kadar meşum. Zira, moral ve sosyal dünyada keşfedilecek yeni bir prensip yoktur. Maddî terakki manevî inhîtatın başlangıcıdır, Le Play’ e göre.
Dupont White’ da “isimsiz, kaçınılmaz ve kendiliğinden” bir ilerleyişe inanmaz. Toplumların yaşayışında herhangi bir ilerleyiş olmuşsa –ki böyle bir zorunluluk yoktur- bu ya bir elite’ in (seçkinler zümresi) eseridir; yahut da devletin. Kitleye gelince, terâkkiyi tahrik edecek herhangi bir güçten mahrumdur. Bu terâkkiyi arada bir gerçekleştiren ihtilalleri bile yapan o değildir.
Geçen asrın sonlarına doğru burjuva aydınları terâkki inancından şüphe etmeye başlarlar. Ufukta yeni bir içtimaî sınıf belirmiş, kurulu düzenin bütün müesseseleri, dayandığı ideolojilerle birlikte yıkılmaya yüz tutmuştur. Bergsonculuk hudutlu ve geçici bir terakki felsefesi, Pragmatizm, hümanizm, plüralizm, neorealizm gibi felsefi mektepler de terâkki fikrine dayanmazlar.
İlim felsefesinde de devamlı bir tekâmül fikri itibarını kaybetmektedir.
XX. asırda terâkki inancı sağdan ve soldan tenkitlere uğrar: Maurras, Daudet, G. Sorel, Ferrero’ ya göre; terâkki kemiyet dünyasında, keyfiyet dünyasında değil. “Keyfiyet – meselâ iyilik ve güzellik – ölçülemez.” Bu itibarla sarih ve sahih mukayeselere de elverişli değildir. Bordinaeff, Avrupa intelijansiyasının terâkki karşısındaki inkârcı tutumunu şöyle hülâsa ediyor: “19. Asrı büyüleyen ve yakın istikbâli, uful eden maziden daha güzel, daha sevimli, daha mükemmel olarak gösteren terâkki nazariyelerine, inanmıyoruz artık.”
Demek ki, Sadullah Paşa’ nın “Zaman, Zaman – ı Terâkki” isimli şiirini yazdığı yıllarda terâkki, Avrupa’ nın amentüsüydü. Gerçi, komüna boğazlaşmaları unutulmamıştı henüz., hürriyet ve eşitlik uzak bir ümitten ibaretti. Ama burjuvazi ihtiyarlamamıştı daha ve Avrupa dünyanın biricik hâkimesiydi. Elbette ki kendinden emin bir içtimai sınıfın parolası tekâmül olacaktı. Sonra burjuvazi terâkkinin bir serap olduğunu anlamak zorunda kaldı. Ne var ki, cihangirlik çağının bu eski mabudesi başka ülkelere ihraç edilmek şartıyla faydalı olabilirdi, kendine. Ve terâkki bir ihraç ideolojisi oldu. Dünya ikiye bölünmüştü, ileri memleketler, geri memleketler. Böyle bir tasnifin ne kadar yersiz, ne mertebe karanlık ve müphem olduğunu çok iyi bilen Avrupa intelijansiyası inanmadıkları bir mefhumu Avrupa dışı ülkelerde yaşatmaya kalktılar. Sadullah Paşa’ nın torunları geri kaldıklarına ve ebediyen geri kalacaklarına inandırıldılar. Bu gerilik yalnız iktisadî planda değildi. Avrupa’ yı bütün günâhları, bütün abesleri ile taklide mecburduk. Avrupa’ nın her sözü kerametti: fazileti de, ilmi de o temsil ediyordu. Yükselen içtimaî sınıflar için bir kanat olan terâkki inancı, bizim için bir zincir oldu. Zavallı Tanzimat Paşaları… İmrendikleri Avrupa bir zaferler ve ümitler ülkesi September 16
| Bizans Sanatı Hakkında
|
| |
|
Bizans Sanatı, M.S. 395 yılında ikiye bölünen Roma İmparatorluğu'nun doğu parçası olan ve 1453 yılında Osmanlı Türkleri tarafından ortadan kaldırılan Bizans Devleti'nin sanatıdır.
Doğu Roma İmparatorluğu veya kısaca Bizans İmparatorluğu adı ile tanınan bu devlet, aslında Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlaşmış şeklidir. Bu devleti, Roma İmparatorluğu'nun bir devamı olarak da kabul edebiliriz. Bizans adı, İstanbul'un eski adı olan Byzantium'dan gelir. Batı bilim ' dünyası, İstanbul'u fetihten önce bu isimle anmaktadır ve bu anlam olarak İmparatorluğun tümünü kapsamaktadır. Bizans deyimi modem tarihçilerin ortaya attığı bir isimdir. Anlam ve ruh itibariyle Batı Roma İmparatorluğu'ndan farklı olan Doğu Roma İmparatorluğu'na ayrı bir isim verilmesi istenmiş ve sonuçta bu isim ortaya atılmıştır. Oldukça uzun ömür süren Bizans İmparatorluğuna, yaşadığı sürece Bizans Devleti denilen Büyük Roma İmparatorluğu'nun doğu parçası olan bu devlet, sonuna kadar bir Roma Devleti olarak yaşamıştır.
6. yüzyıldan itibaren Latincenin yerini resmi dil olarak Yunanca almış, dil ve kültür alanında tamamen Yunanca hakim olmuştur. Din önem kazanmış, böylece yeni bir devlet sistemi meydana gelmiştir. Kısaca belirtecek olursak, Bizans uygarlığı esası Roma'ya dayanan ve Balkanlar, Trakya, Anadolu ve kısa bir süre de Mısır, Suriye topraklarında kurulmuş ve buralardaki eski uygarlıkların gelenek ve zevklerini bünyesinde toplayarak, kendine özgü yüksek bir uygarlık haline gelmiş bir ortaçağ Hıristiyan toplumudur. Esas kaynağı Anadolu olmuş, doğudan geniş ölçüde ilham ve etkiler almıştır. Bizans Sanatının bizim için önemi, özellikle sahip olduğumuz topraklarda yaşamış ve gelişmiş bir sanat olmasındandır. Uygarlık tarihi bakımından önemi ise, Ortaçağın en parlak ve en kuvvetli uygarlığı olmasındandır. Bizans Sanatı başlangıçta Roma sanatının devamcısı olmuş, fakat daha sonra gerek çeşitli kültürlerin izlerine sahip ülke ve toplulukları içine alan coğrafi durum, gerekse resmi din olan Hıristiyanlığın kuvvetli etkisi ile tamamen yeni orijinal bir sanat karakterine sahip olmuştur.
Bizans Sanatında daima iki kuvvetli cereyan hakim olmuştur. Birincisi, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine dayanan, ince, hassas ve hatta bazı durumlarda Hıristiyanlığa yabancı unsurların dahi göz atmadığı, görkemli, zengin, göz kamaştırıcı bir sanat cereyanı olan Başkent üslubudur.
İkincisi ise, şekil güzelliğine önem vermeyen, dini konulan esas alan ve sanatı dinin bir ifadesi olarak kabul eden ilkel ve kuru bir sanat cereyan olan Eyalet üslubudur. Ancak bu cereyanlar, isimlerinin ifade ettiği şekilde kesin bölgelere ayırmak imkansızdır
| June 06
|
Önümde bir kitap duruyor. Okuyucuya <<toplumbilim>> in önemini anlatan arka kapak, eserin dilimize şair Cemal Süreya tarafından çevrildiğini belirttikten sonra <<Bu da değerini artıran ayrı bir özelliktir.>> diyor. (<<Toplumbilimin tarihi>> Yazan: Bouthoul, Varlık Yayınevi 1971)
Şairin şairi çevirmesine alışmıştık. Delille Fransız Akademisi'ni <<Les Géorgiques>> ile fethetmedi mi? Gérard de Nerval'i ölümsüzleştiren kendi şiirlerinden çok Faust tercümesi. Edgar Poe'yu dünyaya tanıtan Baudelaire.
Yeni olan, bir şairin <<olumlu bilimler>>e el atması. İtiraf edelim ki Bouthoul'un ağır, yapışkan ve tatsız ifadesini zevkle okunur hale getirmek için bir şairin himmetine ihtiyaç vardı. Ama sayın Cemal Süreya himmette biraz ileri gitmiş.Tercümenin bazı cümleleri Heraclaitos'un hikmetleri gibi karanlık ve esrarlı; bazı cümleleri şuh bir yosma kadar sadakatsiz.
<<Şiirsel buluş>>lar kitabın isminden başlıyor: TOPLUMBİLİMİN TARİHİ. Sosyoloji düşünce dünyasına Comte'un armağanı; melez bir kelime, bahtsız bir kelime ama tapulu; 1830 da doğmuş, sosyal fizyoloji, sosyal fizik gibi rakiplerini unutturmuş ve zorla kabul ettirmiş kendini. Türk darülfününu <<içtimaiyat>>ı, benimsemiş, Türk üniversitesi <<sosyoloji>>yi. Toplumbilimin bir başka mahzuru da hukuk sosyolojisi, iktisat sosyolojisi, sanat sosyolojisi gibi tamlamalarda kullanılamayacak kadar uzun olmasıdır. Sonra <<toplumbilimin tarihi>> değil, <<toplumbilim tarihi>> (sanat tarihi, edebiyat tarihi, felsefe tarihi gibi).
Tercümenin ilk cümlesi bilmeceye benziyor: <<Toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemeler, olayların, alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir bunalım dolayısıyla olmuştur.>> Şöyle denebilirdi: <<Toplum olaylarıyla ilgili düşüncelerde kaydedilen en belirgin ilerlemeler, buhran devirlerinde veya bir buhran dolayısıyla, olaylar, alışılmış çerçevelerin ve çözüm yollarının dışına çıktığı zaman gerçekleşmiştir.>>
İkinci cümle daha nefis: <<Çünkü değişmeyi kavramamız ancak kendiliğinden oluyor.>> Anladınız mı? Oysa Bouthoul şöyle diyor: <<Car nous ne percevons spontanément que le changement.>> Türkçesi: <<Zira tabii olarak ancak değişikliği farkedebiliriz.>>
Üçüncü cümle bir hârika: <<Düzen birliği sağlanmış, oturmuş bir devlette düşüncemizi bu açıdan (hangi açıdan??) hiç bir şey uyarmamaktadır.>> Gördünüz mü felâketi! Devlet düzen birliğini sağlayınca düşünce uykuya dalıyor. Demek ki sosyal düşüncenin tek kaynağı anarşi. Comte'u, Durkheim'i, Spencer'i yaratan hep <<oturmamış devletler.>> Bouthoul şöyle diyor: <<Dans un état uniforme et stable, notre attention n'est pas sollicitée.>> Türkçesi <<Düzenli ve kararlı bir durumda dikkatimizi gerektiren birşey yoktur.>>
Devam edelim: <<Toplumbilim, doğuşundan itibaren bir konuyu dönüşümü içinde izleyen tek bilim dalıdır.>> Fransızcası: <<La sociologie est la seule science qui dés sa naissance ait poursuivi l'étude d'un objet en voie de transformation perpetuelle.>> Türkçesi: <<Sosyoloji, doğuşundan beri, incelediği konu boyuna değişen tek ilim'dir.>>
Sayın Cemal Süreya, birkaç satır sonra, şöyle diyor; <<Her toplumda, belirsiz ve çok ender olarak deneysel nitelik taşıyan bir toplumbilim vardır>>. Fransızcası: <<Il existe dans chaque société une sociologie latente, rarement exprimée>>. Çok ender olarak değil, nadiren. Deneysel bir nitelik taşıyan değil, ifade edilen. Belirsiz değil, gizli.
Karşı sayfada şunları okuyoruz: <<Bunlar Doğu halklarında özellikle din uğraşlarının nice önemli yer tuttuğunu gösteriyor>>. Doğu halklarında değil, doğu kavimlerinde. Din uğraşlarının değil (uğraş: bir güçlüğü, bir kötülüğü ortadan kaldırmak için yapılan uğraşma, mücadele. TDK sözlüğü) dinî kaygıların, dinî sorunların. <<Nice önemli yer tuttuğu>>, şairane bir söyleyiş olacak. Düz-yazıda <<ne kadar önemli, çok önemli>> denir.
Birkaç sayfa çevirelim: <<Bütün kurgularını, bir ahlâk düşüncesi halinde geliştirirler, eşitçi düşüncenin kanıtlarını verirler...>> Fransızcası: <<Toutes leurs spéculations procédent des préoccupations éthiques: ils font preuve d'esprit égalitaire..>> Türkçesi: <<Bütün düşüncelerinin kaynağında, ahlâki kaygılar vardır: eşitlikten yanadırlar...>>
Sayfa 11: <<Platon'un savları, vargıları, gerçek bir toplumsal felsefe sistemi ortaya koyan dev bir yapıtta, Cumhuriyet'te toplanmıştır.>> Platon'un türkçesi Eflatun'dur, ingilizcesi Plato olduğu gibi. <<République>> latince res publica'nın fransızcası. Res publica, devlet. Eflatun'un kaleme aldığı eserin adı: hê Politeia ê peri tês dikês.
Sayın toplum bilim çevirmeni, o <<dev yapıt>>a bir gözatmak tenezzülünde bulunsa idi, Atinalı filozofun ütopyası ile Cumhuriyet arasında hiçbir münasebet bulunmadığını anlardı. Kaldı ki gerek Millî Eğitim Bakanlığı'nın gerekse Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirileri <<Devlet>> başlığını taşımaktadır. Eflatun'un tek amacı vardır: ferdi de, devleti de aristokratlaştırmak. Yani ferdi aklın, devleti de en değerli vatandaşların yönetmesini ister Eflatun. Sosyoloji ile ilgisi olan her üniversite talebesinin pekâlâ bildiği bu gerçekler sayın şairimizin de meçhulu olamaz. Bu şairane tasarrufu, onun Cumhuriyet'e karşı beslediği aşırı sevgi ile izah etmekten başka çare yok.
Ne yazık ki, üstadın bütün tasarruflarını aynı kolaylıkla vuzuha kavuşturamıyoruz. Okuyalım: (sayfa 12) <<Hatta Platon bazı yaş sınırları dışında ve yasaca belirlenmiş durumlarda baba olan yurttaşlara çocuklarını kurban etme hakkı vermeğe kadar götürür işi>>. Aman yarabbi! Neler söylüyor bu <<Platon>>? Fransızcası: <<II va méme jusqu'â déclarer sacriléges les citoyens qui s'aviseraient d'étre pébres en dehors des limites d'âge et des conditions réglées par la loi>>. Görüyoruz ki, Eflatun hiç kimseye böyle bir cellatlık hakkı vermemektedir. Zaten doğan çocuk toplumundur, baba çocuğunu tanımaz bile. Bouthoul şöyle diyor: <<Eflatun, kanunun belirlediği yaş ve durumlar dışında, baba olmağa yeltenenleri küfürle suçlayacak kadar ileri gider>>.
Sayın Cemal Süreya <<Eflatun-u ilâhi>>ye niçin kıymış acaba? Neden o büyük ahlâkçıyı bir cinayet fetvacısı kılığına sokmuş? Bu akıl almaz bühtanın tek gerekçesi olabilir: Devlet yazarının şairleri sitesinden kovmuş olması. Sevimli şairin kinini başka nasıl izah edebiliriz.
Sayfa 13: <<İnsan ruhunun bu dengesi, kendi görüntüsü olan toplumda şu üç kastla kurulmalıdır.>> Doğrusu: <<İnsan ruhundaki bu denge topluma da yansımalı, o da, insan ruhu gibi, üç kasttan (yani üç kısımdan) kurulmalıdır: ...>>
Sayfa 14: <<Aristoteles'in düşüncesi Platon'unki kadar tutkulu değildir>>. Bouthoul, audacieuse diyor. Tutkulu değil, cesur.
Aynı sayfa: <<Gerçeğin ve amprizmin en büyük anlamı peşindedir o>>. Gerçeğin ve amprizmin en büyük anlamı ne demek? Doğrusu: O'nda (Aristo) daha derin bir gerçek ve amprizm duygusu (kavrayışı, anlayışı) görmekteyiz.
Sayfa 15: <<İnsan bir başına bir şey anlatmaz, kendini belirleyemez, hiç bir şeye yetmez>>. Doğrusu: <<İnsan bir başına düşünülemez, hiç bir bakımdan kendi kendine yetmez>>.
Sayfa 16: <<Servet paylarını, diyor, sınırlamak mı istiyoruz, ona paralel olarak çocuk sayısını da sınırlamalıyız; yoksa eşitsizlik yeniden başgösterir, bir yoksullar sınıfı ortaya çıkar: <<onların devrim yapmalarını önlemek için bu güçlüğe katlanmalıyız>>.
Hangi güçlüğe katlanacağız? Çocuk sayısını sınırlamak güçlüğüne mi? Hayır sayın şairim! Bouthoul öyle demiyor: <<Servetin fazla paylara bölünmesini önlemek mi istiyoruz, o zaman çocuk sayısını da sınırlamalıyız, yoksa eşitsizlik yeniden doğar ve bir yoksullar sınıfı ortaya çıkar: <<bu yoksulların ihtilâl yapmasını önlemek çok güçleşir>>.
Sayfa 17: <<çok karışık, ama klâsik Helen dünyasının bir çeşit kendi kendini yok etme çabası olması nedeniyle bir bakıma bir haça germe anlamı da taşıyan bu anlaşmazlıklar dizisi içinde..>>. Değerli şair güçlü bir kanat darbesi ile hayâlin sonsuzluklarına yükseliveriyor. Oysa fransızca metinde ne haç var, ne haça germe. Bu cümle parçasının <<düz yazıcası>> şu: <<çok karışık, bununla beraber son derece hayatî olan bu anlaşmazlık>>.
Sayfa 21: <<Bu sistem bundan böyle sağlam bir ideolojik temelin yanlışı olarak kalacaktı>>. Doğrusu: <<..sağlam bir ideolojik temelden yoksun kalacaktır>>.
Sayfa 21: <<Güç ve başarı <<kendinden>> sonuçlanırdı artık>>. Doğrusu: <<Güç ve başarı, artık kendi başlarına birer amaç değildir>>.
Sayfa 24: <<Olgunun öyle özel bir değerini ele almaktadır ki hem antik uygarlığın, hem de hıristiyan uygarlığın bireşimini yapabilmekte>>. Fransızcası: <<İl prend une valeur particuliére de fait que l'on y trouve...>>. Doğrusu: <<(Saint Augustin'in eseri) şu bakımdan da özel bir değer arzeder: bu eserde antik medeniyetle hırsitiyan medeniyetinin bir bileşimini buluruz>>.
Birden Baudelaire'i hatırladım. Şair, şair için ne demiş: <<dev kanatları yürümesine engel oluyor>>. Fıkra mâlum: şairliğe heveslenen bir şemsiye imalâtçısı yazdıklarını Moliére'e yollamış. Üstadın cevabı şu: <<Siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın>>. Biz de sayın şaire: Siz şiir yazın, hep şiir yazın, yalnız şiir yazın diyeceğiz. |
|
Cemil MERİÇ
HİSAR Dergisi
Sayı 96 Aralık 1971 | May 31
SON DURAK: ANOMİ
Cevdet Paşa'ya göre, dinlerin de sapıklıkların da kaynağı Asya. İranlı Mezdek hem sosyalizmin, hem komünizmin, hem nihilizmin piri. İslamiyet bu çılgınlıkları tasfiye etmiş. Mezdek'in çömezleri, ya isim değiştirerek yeraltında yaşamaya çalışmış yahut Avrupa'ya sığınmış. Anarşizmin tarihini yazanlar Yunan-ı Kadim'e kadar uzanır. Sonra Orta Çağ manastırlarına uğrarlar. Elbette ki XIX. asrı kızıla boyayan bu mezheb-i siyasiyi Mazdeizm'e icra etmek yanlış. Böyle bir akrabalıktan ancak anarşizmin tarih öncesi için söz edilebilir.
Devlet-i Aliye'ye gelince... Nizama perestiş eden ceddimiz için nizamı tahribe yönelen her davranış çılgınlıktı. Sultan faniydi, saltanat ebedî. Gerçi isyan ve iğtişaş insanlık tarihinin kaçınılmaz afetleri. Ama Osmanlı’da hiçbir ayaklanmanın hedefi devleti yok etmek değildir.
XIX. asrın sonlarında Çarlık Rusya’sını titreten nihilistler, Osmanlı için birer ihtilâlciydiler. İhtilâl, dilimizin en korkunç, en karanlık kelimesiydi. Fitne, fesat, fetret, o meş'um hercümercin belirtileri veya hazırlayıcısıydı. Türkçede anarşiyi karşılayacak tek lâfız vardı: İhtilâl.
Avrupa'da esen tedhiş rüzgârı XX. asrın başlarında ülkemize de uğradı. Anarşinin iğrenç çehresini o zaman görür gibi olduk. Bir ermeni komitecinin Halife-i Rûy-i Zemin'e fırlattığı bomba, garpperest bir şairimize tanınan mısralar ilham etti: “Bir Lâhza-i Teehhür”. Halûk'un babası, masum kardeşlerinin “bacak, kelle, kol” ve kemiklerini havaya savuran bombayı bir “darbe-i mübeccele”, bir “dûd-i müntekim” olarak selâmladı. İhtilâlin kanlı sancağını “alâmet-i tahlis” diye alkışladı bir başka şair (A. Rıfkı). Fakat o meş'um tanrı henüz isimsizdir.
“Fevzâ” kelimesi lügat hazinemize ikinci Meşrutiyetin armağanı. Başka bir deyişle “Kamus-ı Okyanus” tercemesinde uyuyan bu köhne lâfzı dirilten, ikinci Meşrutiyet intelijansiyasıdır.
Türk düşünce tarihinde, anarşizme siyasî bir nazariye olarak yer veren ilk yazar -öyle sanıyoruz ki- Bedii Nuri (1901). “Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası”nın o geniş tecessüslü muharriri bir Fransız sosyologunun (Palante) -Revue Philosophique'de çıkan- uzunca bir tetkikini “Ferdiyûn ve Fevzaviyûn” başlığı ile dilimize aktarır (a.g.m. cilt 3, s. 641 -671). Makalenin Türk umumî efkârında herhangi bir iz bıraktığını sanmıyoruz.
Anarşiye felsefî bir mefhum olarak, vatandaşlık hakkı tanıyan ilk Türkçe lügat “Kamûs-ı Felsefe” (1914). Rıza Tevfik, bu uzunca bendi (s. 227 – 233) şöyle bir hükümle hülâsa eder: “Bugün bütün filozoflarla beraber efkâr-ı münevvere eshabınca (aydınlar) şüphe kalmamıştır ki, anarşi, sırf bir düstûr-ı itikat (inanç) olarak düşünülürse, dalâlet (sapıklık)tır. Eğer fiilî ve amelî olursa cinnetten mütevellit bir cinayet, cinayet-i siyasiyedir.”
Sevimli “feylesof”umuz ve Proudhon'u anlayabilirdi, ne Bakunin'i; anarşizimle anarşiyi birbirine karıştırması mukadderdi. Fevzaviyûn hakkındaki makalesi Avrupa'nın müesses nizâmını ayakta tutmaya çalışan batılı üstadlardan iktibas edilmiş bir gölge fikirler sergisidir. Bununla beraber, fevzaviyûn mevheb-i içtimaisi uzun zaman Bedii Nuri ile Rıza Tevfik’in serseri tecessüsünden başka bir meraklı bulamaz. Fevzâ, ne Selahi'nin lügatine kabul edilir, ne Şemseddin Sami'nin, ne Redhouse'un. 1928’lerden sonra Hüseyin Kâzım Kadri'nin büyük Türk Lügati’nde tekrar boy gösterir: “Her ferdin her nevi vesâyet-i hükümetten âzâde olarak başlıbaşına tekâmülüne taraftar olan meslek-i siyasî ve içtimaî. Hükümetsizlik, anarşi. Cemiyet-i beşeriyenin ancak bu tarzda hukuk-ı tabiiyesini inkişaf ettirebileceğine ihtimal veren mezheb-i ihtilâliyun.”
Anarşizm, otuz yıl sonra felsefî muhtevasından sıyrılarak T.D.K.'nın sözlüğünde karşımıza çıkar: “Anarşizm, anarşistlerin mesleği.” Anarşist: başsızlık taraflısı” (2. baskı, 1955).
Türk için en büyük felaket: Başsızlık. Ferd, devletin emrinde, devlet, ferdin hizmetindedir. Toplum yekpare bir bütün. Hodgâmlık sosyal uzviyetin tanımadığı bir hastalık. Bambaşka bir ruh ikliminde gelişen anarşizm. Avrupa'nın diğer emraz-ı içtimaiyesi gibi, ülkemize de uğrar zaman zaman. Ziya Paşa’nın:
«Cihan nâmındaki bir maktel-i âme yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm.”
feryadı, tekerrürüne şâhid olmadığımız yabancı bir ses.
Fikret, ferdiyetçi anarşizme zaman zaman yaklaşır: “Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü bâl Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim.”
diyen şair “Tarih-i Kadim”de Stirner'i hatırlatır. Ama bunlar marazî bir hassasiyetin kanat çırpışlarıdır sadece. Rüzgâr yine batıdan esmektedir. A. Rıfkı, Bektaşilikten ihtilâlciliğe, ihtilâlcilikten Budizm’e geçer. Serseri ve kararsız bir cevelân. Son yılların talebe hareketlerine gelince… Bunlar “23 Nisan” bayramında ellerine tabanca ve dinamit lokumu tutuşturulan çocukların oynamağa heveslendikleri kanlı bir oyundur. Anarşi? Belki... Anarşizm? Hayır. Kendi kendini tahrib eden bu zavallı nesil, anarşizmin belli başlı nazariyecilerinden habersizdir. Zaten ne Bakunin çevrilmiştir Türkçeye, ne Proudhon, ne Kropotki, ne Elisee Reclus... Ne Stirner. Bize göre bu tehlikeli macerayı vasıflandıracak kelime anarşiden çok “anomie”dir.
Zira sanayileşmiş ülkelerde saman alevi gibi parlayıp sönen talebe hareketleri bizde müzmin bir hastalık gibi devam ediyor... Anarşist tedhişin hedefi: Devlettir. Öğrenciler birbirini yemekle meşgul, cinayetten çok intihara benzeyen bir çılgınlık bu. Yabancı rüzgârların körüklediği bu yangını batılılaşma faciasının son perdesi olarak görüyoruz. “Anomie” ama hiçbir ülkenin benzerini görmediği vahim şümullü ve köklerini tarihin derinliklerine dayayan bir “anomie”. Kamuslardaki tariflerden hiçbiri ülkemizi tehdit eden büyük tehlikeyi kucaklayamıyor. Zira Avrupa bizdeki değerler hercümercine hiçbir çağda şâhid olmamış. “Anomie” (a. nefiy takısı, nomia: kanun, nizam) kanunsuzluk demek, sabit bir kanun yokluğu.
Sosyoloji Kamusu şöyle diyor: “Anomi, Durkheim tarafından uydurulan ve o zamandan beri sosyolojik tahlilde mühim bir yeri olan mefhum.” Sosyal İş Bölümü'nde (1893), “düzeni sağlayan ahlâk ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü kucaklayan hastalık” olarak tarif edilir. Tarihin belli dönemlerinde “davranışları biçimlendiren ve idealleri inşa eden değerler sistemi ile ferdler arasındaki münasibetier alt üst olur. Bu buhran toplumun bütününü sardığı zaman “anomie” vardı; “anomie” dayanışmanın yok oluşudur.” Durkheim'e göre, sosyal iş bölümü kendine has bir dayanışma biçimiyaratır: Organik dayanışma. Sosyal faaliyetlerin farklılaşması ile toplum üyelerinin ortak duygularında değişmeler olur; bu da sosyal inançların gevşemesine yol açar; toplum imajının yerini kişi imajı alır. Ferdler kendilerinde birtakım kabiliyetler olduğuna inanırlar; toplum onlara belli roller verir; eğer bu kabiliyetlerle, o rolleri birbirine uymuyorsa sosyal bütünleşme gerçekleşemez... Çağdaş toplum, işbirliği ile rekabet, dayanışma ile çatışma arasında bocalamaktadır. İktisadî anarşi ve -aile, kilise, korporasyon gibi- ara kuruluşların zaafı yüzünden dengesizlik doğunca değerler sistemi bozulur; kişinin amaç ve araçları ön plana geçer; çünkü sosyal düzen, sosyal ahengi sağlayamaz artık.
Durkheim'in “İntihar” adlı eserinde “anomie”nin bir başka yönüne ışık tutulur; ferdle kucağında yaşadığı toplumun normları arasındaki münasebet (bu normların fetd tarafından benimsenip benimsenmemesi). Ferdle sembolik düzen arasındaki münasebeti ele alan bu inceleme, yalnızlaşan insanın sonsuz ve baş döndürücü arzular içinde bocalayışını aydınlatır. Toplum, insanın kaynağında yer alan bu bunalım kaybolur ama bütünleştirici müesseselerin baskısı azalınca tekrar belirir, “anomie” budur işte. “Anomie”nin izahı artık sadece sosyal düzen çerçevesi içinde yapılmaz; arzuyla kanun arasındaki münasebeti ve kanunun arzuyu beşerileştirmekteki aczi de dikkate alınmalıdır. “Anomie” ölçüsüzlüğün hastalığıdır.
Merton'a göre “anomie”nin kaynağı, toplumun teklif ettiği amaçlarla, bu amaçları elde etmemizi sağlayan meşru vasıtalar arasındaki uyuşmazlıktır; ferdin toplum tabakaları içindeki yerinden doğan bir uyuşmazlık.
Wirth ise şöyle der: “Sosyal yönelişlerin dayandığı temel zayıflamışsa (yani herkes başka bir telden çalıyorsa, ferdler arasında dayanışma kalmamışsa, değerler levhası altüst olmuşsa),toplum yapısı çözülmeye yüz tutar; Durkheim bu çözülüşe “anomie” diyor, bir nevi sosyal boşluk, içtimaî adem, intiharlar, cinayetler, kargaşalıklar birbirini kovalar; çünkü ferdin yaşayışı artık bütünleşmiş ve müstakar bir içtimaî zemine kök salmış değildir; hayat faaliyeti geniş ölçüde, mânâsını ve hikmet-i vücûdunu kaybetmiştir. May 29 Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, 27 Mayıs'ın 47. yıldönümünde Zaman'a darbenin anatomisini yazdı. Demokrat Parti'nin 1950' de iktidara gelişiyle, 27 Mayıs 1960'ta askerî darbeyle yıkılışı arasında geçen dönemde yaşananların bugüne yansımalarını ele aldı.
İlk kez demokratik kurallara göre yapılan seçimde iktidarın el değiştirmesini 'demokratik devrim' olarak değerlendiren Gürgür, darbenin de Cumhuriyet döneminde kışladan ilk çıkış özelliği taşıdığını vurguluyor. "14 Mayıs ve 27 Mayıs'ta cereyan eden gelişmeler, bunları hazırlayan faktörler layıkıyla bilinmeden, doğru algılanmadan günümüzdeki olayları anlamlandırmak mümkün olmaz." diyen Gürgür, iki topçu yüzbaşısının ihtilale karar verdiği 1954'teki Türkiye fotoğrafını şöyle çekiyor: "Bu yıllar DP iktidarının halk nezdinde itibarının zirvede olduğu, seçimleri büyük çoğunlukla kazandığı, ekonomik, sosyal ve dış ilişkiler alanlarında ciddi atılımların yapıldığı bir dönemdir. Devlet-halk ilişkileri yukarıdan aşağıya inen direktifler, emirler yerine aşağıdan yukarıya ulaştırılan istekler, dilekler şeklinde yürümeye başlamıştır."
27 Mayıs'ta yapılan askerî müdahalenin başlıca mimarlarından Kur. Alb. Dündar Seyhan, bu olaydaki yerini ve rolünü anlattığı "Gölgedeki Adam" isimli kitabında şunları yazıyor: "... 1954 sonbaharının bir pazar gecesinde uçaksavar okulunun nöbetçi amiri idim. Okulda her nöbetçi kalışımda, Kabibay, evi okul lojmanlarında olduğu için akşam yemeğini benimle birlikte yerdi. Sohbet eder, dertleşir, geç vakitlere kadar otururduk. O akşam yemeğinde beraberce sucuklu yumurta yerken, bir taraftan da her zamanki gibi, memleketin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çarelerini konuşuyorduk.
... O gece ilk defa Kabibay'la ihtilâl konuştuk. İkimiz de akıbetimizi biliyorduk; fakat Türkiye için yapacağımız başka hiçbir şey kalmamıştı. Dedim ki: Boşuna çene yürütüyoruz. Türkiye ancak aksiyon ile kurtulur. Bu aksiyonu gösterebilecek yaratılışta insanlar olduğumuzu zannediyorum. Bunun için gizli cemiyet lazımdır. Bir gizli cemiyet en az iki kişiden kurulur. Neden seninle bu cemiyeti teşkil eden iki kişi olmuyoruz? Kabibay ayağa kalktı... Elimi tuttu, birbirimize sarılarak öpüştük... Orhan Kabibay ile o gece sabahı etmişizdir. İhtilâle karar veren nihayet iki topçu yüzbaşısıydı."
Bazı subayların Türkiye'nin çıkmazda olduğu inancıyla hükümeti devirmeye karar verdikleri bu yıllar DP iktidarının halk nezdinde itibarının zirvede olduğu, 54 seçimlerini büyük çoğunlukla kazandığı, ekonomik, sosyal ve dış ilişkiler alanlarında ciddi atılımların yapıldığı bir dönemdir. Ancak Silahlı Kuvvetler içerisinde müdahale sürecini başlatanların hem ülke şartları hem de DP iktidarına ilişkin farklı hükümleri vardır:
Ülke iyi yolda; ama asker darbe hazırlığında...
"Biz biliyorduk ki; Türkiye, 1954'te de yarı feodalite bir hayat yaşamaktadır. Derebeyi sisteminin kökü kazınmalıdır. Biz biliyorduk ki; Türkiye siyasi bir keşmekeş içerisindedir, bu kargaşalığı yaratan politikacıların kılavuzluğu artık sona ermelidir. Biz biliyorduk ki; Atatürk inkılaplarına rağmen, Türkiye elân Ortaçağ karanlığındadır. Türkiye'nin elinden tutulmalı ve muasır medeniyet seviyesine çıkılmalıdır. Ve biliyorduk ki; Türkiye'yi içerisinde bulunduğu çıkmazdan köhnemiş bir eski kadro kurtaramaz. Artık Türkiye'ye Atatürk'ün projektör kafasının ışığını almış, Türkiye'yi tanıyan ve Batı görgülü yepyeni bir ekip lazımdır."*
Gerek Kabibay-Seyhan grubu, gerekse diğer darbe girişimcileri DP'nin, iktidara gelince ezanın Arapça okunmasını yasaklayan yasayı değiştirmiş olmasının irticaya verilen esaslı bir taviz saymışlar ve tepkiyle karşılamışlardı. "İktidarın dini sömürme propagandası ezanla başlamış; ama ezanla bitmemiştir... Daha ilk günden başlayan ve gittikçe artan bazı tutumlar vardır ki bunlara bakarak geleceği tayin etmek mümkündür."* Darbe yapmayı amaçlayan cuntalar birbiri ardınca kurulup genişlerken yapılan genel seçimlerde DP 503, CHP 31 milletvekili çıkarmıştı. DP'nin bu başarısının nesnel gerekçeleri vardı; ancak aydınların önemli bir bölümü gibi ülkenin kurtuluşunu darbe yapmakta gören ve bu amaçla örgütlenenler nazarında CHP'nin iktidar dönemi tartışılmaz bir "altın çağ"dı. Her şeyin son derece düzenli ve mükemmel cereyan ettiği, Türkiye'nin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşmasına ramak kaldığı bu mutlu dönem, niteliksiz ve beceriksiz taşralı politikacıların işbaşına gelmesiyle kesintiye uğramıştı. Bu tarihî yanlışın düzeltilmesi onların vatan ve namus görevleriydi. Oysa rakamlar farklı bir tablonun varlığını gösteriyordu. Türkiye'de 14 Mayıs'tan sonra önemli değişimler yaşanıyor, bunlar doğrudan toplum hayatına yansıyordu. "Siyaset ilk defa halka götürülmüştü. Devlet-halk ilişkileri yukarıdan aşağıya inen direktifler, emirler yerine aşağıdan yukarıya ulaştırılan istekler, dilekler şeklinde yürümeye başlamıştır. İdare, zabıta ve jandarmanın özellikle köylerdeki ağırlığı, baskısı ve kanun dışı şiddet hareketleri birden silinmiştir. Köy kendi içinden lider, söz sahipleri yaratmıştır. Böylece halk, kendini bir nevi siyasî insan olarak hissetmiştir... Hülasa ülkede halka ve halkın ağırlığına doğru bir siyasî eğilim meydana gelmiştir, bu da, halk içinde eğitim ilerledikçe ve okur yazarların sayısı arttıkça Batı anlamında halkçı ve demokrasiye doğru bir yönelimi elbette getirecektir."*
Türkiye için büyük atılım yılları
14 Mayıs'tan sonra başlatılan ekonomik atılımlarda, altyapı çalışmalarında ve dış politikadaki açılımlarda İkinci Dünya Savaşı'nın uluslararası güç dengelerinin ve Soğuk Savaş diye adlandırılan iki blok arasındaki mücadelenin önemli payını belirtmek gerekir. Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikalarından tedirgin olan ABD ve Batı, coğrafyamızın jeostratejik önemini görmüşler, Türkiye'yi yanlarına almaya karar vermişlerdi. 1952'de NATO'ya girmemiz bir yandan Sovyet tehlikesine karşı bir güvenlik şemsiyesi oluştururken, Silahlı Kuvvetler'imizin ihtiyaçlarının karşılanmasının, modern bir ordu haline gelmesinin lojistik desteğini sağlamıştır. Savaştan sonra Truman Doktrini çerçevesinde verilen ekonomik yardımların, özellikle kırsal alanlarda makine, teçhizat, tohumluk ve benzeri tarımsal desteklerde yararı olmuştur. Hava şartlarının da elverişli gitmesi sonucu 1953-1954'te Türkiye, dünyanın sayılı hububat üreticisi ülkelerinden biri konumuna gelmiştir. DP iktidarı altyapı yatırımlarına ve karayolu ulaşımına büyük önem verdi. 1950'ye kadar yüksek yükleme ve boşaltma kapasitesine sahip modern limanlardan, barajlardan, santrallardan mahrum bulunan, elektrik üretimi son derece düşük düzeyde olan Türkiye, on yıl zarfında büyük atılımlar yaptı. 1950'de devlet bütçesinden yatırımlara sadece 260 milyon TL ayrılabilmiş iken, 1960'ta bu miktar 2 milyar 260 milyon TL'ye çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde özel kesim yatırımlarıyla iktisadi devlet teşekküllerinin yatırımlarında da büyük artışlar olmuştur. Yatırım hacmindeki bu artışlar doğal olarak millî gelire doğrudan yansıdı. Gayrî Safî Millî Hasıla 1950 yılında 10 milyon TL iken 1960'ta beş misli artarak 50 milyar TL'ye yaklaşmıştır.
1950-1960 yılları arasında Cumhuriyet döneminin en yüksek nüfus artışının gerçekleşmiş olmasına rağmen, fert başına düşen millî gelirin düşmek bir yana, artmış olması ekonomik bir başarıdır. Bunun sonucu köylünün refahı artmış, ürünü para etmiş, yüzü gülmüştür. Kırsaldan şehre doğru başlayan akış, şehir nüfuslarını hızla artırmış, iş alanlarının genişlemesiyle şehirleşme hızlanmıştır. Bu hareketli dönemde muhalefet tıpkı cuntacı örgütler gibi olaylara dürbünün tersinden bakıyor, durumun ümitsiz olduğunu ilân ediyor, uygulanan politikaları şiddetle eleştiriyordu.
Yabancı Sermaye Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 1954 ilkbaharında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, iktidarı, vatanı yabancılara satmakla suçluyordu. Çimento fabrikaları israf sayılıyor, şeker fabrikalarının yapıldığı alanlarda pancar yetiştirilemeyeceği iddia ediliyor dolayısıyla bu fabrikaların atıl kalacağı söyleniyordu. Barajlar ve elektrik santralları da bu eleştirilerden nasibini alıyor, muhalefet sözcüleri üretilecek elektriğin kullanım alanının bulunamayacağını ve önemli bölümünün toprağa verileceğini iddia ediyorlardı. Bu görüşün sözcülüğünü yapan ve CHP'nin enerji uzmanı olarak tanınan bir politikacının ileriki yıllarda, 12 Mart döneminde, Nihat Erim kabinesinde Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanı yapılmış olması ilginç bir tercihtir. Menderes'in doğrudan şahsi çabalarıyla İstanbul ve Ankara'da o tarihe kadar görülmeyen geniş imar hamleleri gerçekleştirildi. İstanbul'da açılan Vatan ve Millet caddeleri, sahil yolu şehre adeta nefes aldırdı. Ankara'da Ulus Meydanı ve çevresi Cumhuriyet'in başkentine yakışmayan mezbelelik görünümünden kurtarıldı. Başbakan büyük heyecan duyduğu bu imar çalışmalarını bizzat yönetmiş, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çalışma alanlarını dolaşmayı âdet edinmişti.
CHP ortalığı karıştırmaya başlıyor...
Bütün bu altyapı ve imar harcamaları için geniş kaynaklar gerekiyordu. Oysa bütçe imkânları sınırlıydı. Mevcut kaynaklar 50-54 arasındaki ilk dönemde harcandıktan sonra, ekonomik sıkıntılar hızla tırmanmaya başladı. Bu arada Kore Savaşı'nın sağladığı elverişli konjonktürün etkisi kayboluyor, iklim şartlarının tersine dönmesiyle tarımsal üretim düşüyor, ihracat ciddi şekilde tıkanıyordu. 53'te 1 milyar 110 milyon olan ihracat, 58'de 628 milyon TL'ye düşmüştü. Rezervlerin tükenmesi sonucu ithalata kısıtlamalar getiriliyor, Millî Korunma Kanunu gibi zecri önlemler alınıyordu. Ancak sosyo-ekonomik yapı hızlı bir değişim sürecine girmiş, insanlar teşebbüs kavramının anlamını keşfetmiş, yeni iş alanları aramaya yönelmişlerdi. Yükselen talep kapasitesini karşılayacak üretim ve ithalat olmayınca, enflasyon hızlanmaya başladı. Yasal önlemlere rağmen ithal malları sıkıntısının sonucu karaborsa ve kuyruklar oluştu. 1955'ten itibaren dış borçlar arttı, ödeme güçlükleri başladı, enflasyon giderek yükseldi.
DP iktidarının bu sıkışık döneminde ABD, Türkiye'ye yardıma yanaşmadı. 280 milyon $'lık acil borç talebimizi geri çevirdi. Bu durumda devalüasyon yapmaktan başka çare kalmamıştı. Hükümet 1 Ağustos 1958'de radikal tedbirlere yöneldi. Türk parasının değeri düşürüldü, dolar 9 Türk Lirası'na yükseldi; ana mallara zam yapıldı, ithal kotaları sistemine geçildi ve dış borçlar konsolide edildi. Alınan bu köklü tedbirler kısa zamanda etkili oldu. Ekonomi tekrar rayına oturmaya başladı. Dolayısıyla mal sıkıntıları azaldı ve kuyruklar son buldu. Ekonomiyi rayına oturtmaya yönelik çabalarda olumlu sonuçlar alınırken, iç politikada 55'ten sonra başlayan karmaşa anormal şekilde yoğunlaştı. İktidar -muhalefet ilişkileri gerginlik sınırını aştı ve husumete dönüştü. 1957 seçimleri siyasî ve toplumsal bölünmeyi daha da hızlandırdı. DP'den ayrılıp Hürriyet Partisi'ni kuran Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş ve Turan Güneş gibi isimlere bir süre sonra DP kurucularından Prof. Fuat Köprülü de katıldı. Partiden kopan bu grup CHP ile önce seçim işbirliği yolunu denedi. Ancak mevzuat engeli buna imkân vermeyince DP'den ayrılanlar hesaplaşmalarını 57 seçimlerinden sonra doğrudan CHP saflarında sürdürmeyi tercih ettiler.
TÜRK OCAKLARI BAŞKANI, 27 MAYIS DARBESİNİ ZAMAN İÇİN YAZDI...
Mayıs ayının demokrasi tarihimizde özel bir yeri vardır. 14 Mayıs 1950'de Türk ve İslam dünyasında bir "ilk" gerçekleşti; demokratik kurallara göre yapılan seçim sonucu iktidar el değiştirdi. 14 Mayıs seçimlerinin sonucu esas itibarıyla yönetimde kendisinin de hakkının bulunduğunu gören çevrenin, yani toplumun geniş kesimlerinin, merkeze seçkinci bürokratik yönetim anlayışına itiraz ve tepkisini açıklaması, ülke yönetiminde tarihsel olarak kendisinden ısrarla esirgenen rolü sandık aracılığıyla elde etmesidir. Yurttaşlık sıfatına sahip bulunan, ancak yönetimde yer bulamayan milyonlarca insan, sunulan seçebilme imkânını etkili bir silah şeklinde kullandı. Demokratik anlamda sivil toplum yapılanmasından mahrum olan, dolayısıyla örgüt ve irtibat ortamı bulunmayan, önemli kesimi kırsalda yaşayan bir halk kitlesinin iradesini vakarla ve sükunetle ortaya koyması ve sonuca ulaşması kâmil anlamda "demokratik bir devrim"dir. 14 Mayıs'ta iktidara gelen DP, 27 Mayıs 1960'ta askerî darbeyle yıkıldı. On yıl arayla yaşadığımız bu iki olay, bir yandan Türkiye'nin siyasi yapısında köklü değişimlere yol açarken, diğer yandan ekonomik, sosyal ve kültürel hayatı doğrudan etkiledi. 14 Mayıs ve 27 Mayıs'ta cereyan eden gelişmeler, bunları hazırlayan faktörler layıkıyla bilinmeden, doğru algılanmadan günümüzdeki olayları anlamlandırmak mümkün olmaz. Bu açıdan 27 Mayıs'taki askerî müdahalenin yıllar öncesinden başlayan hazırlık safhasını, bunların siyasi olaylarla ve çevrelerle ilişkilerini, girişim aşamasında kalan aradaki atakları hatırlamakta yarar var. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Türkiye'de yaşanacak olayları işaret ediyor ve hattanasıl sonuçlanacağının tarifini veriyordu. Paşa'nın Silahlı Kuvvetler içindeki hazırlıklardan haberdar olmadığı düşünülemez. Ancak iktidarın silah zoruyla devrilmesinin çok sakıncalı ve riskli olduğunun bilincindeydi.
Bu yüzden 1957'de iletilen teklifi geri çevirmişti. İktidarın meşru zeminde cereyan eden mücadele yoluyla değiştirilmesinden yanaydı. Bunu sağlamak için parti olarak geniş ve kapsamlı bir kampanya yürütülmesine, iktidara karşı basının, üniversite mensuplarının, gençliğin, meslek kuruluşlarının içinde yer alacağı geniş bir cephe oluşturulması için yoğun çaba harcıyordu. Yasal olarak 1961'de yapılması gereken seçimler de yaklaşmaktadır. Bu seçimlere her iki taraf "kader anı" olarak bakmaktadır. CHP yönetimi, bir seçim yenilgisine daha tahammüllerinin olmayacağını bilmektedir. Mutlaka kazanmak kararlılığıyla kapsamlı bir çalışma programı hazırlanır. Genel merkezden başlayarak, partinin bütün kademelerini içine alan disiplinli, sistemli ve yoğun propaganda ağırlıklı bir faaliyet başlatılır. 9 subay olayında tutuklanıp beraat eden ve emekliliğini isteyen Alb. Cemal Yıldırım, genel merkezde kendisine tahsis edilen özel bir odada "harekât"ın başına getirilir.
Menderes-Bayar yönetimindeki DP iktidarı, bir yandan muhalefetle, diğer yandan parti içinde ortaya çıkan problemlerle uğraşıyor, öte yandan ekonomik zorlukların etkisi altında bunalıyordu. Bu ortam başta Menderes olmak üzere, DP yöneticilerinin sinirlerini olumsuz etkiledi. Siyasî tansiyonun yükselmesinin tümüyle kendi aleyhlerine olacağını, CHP'nin strateji olarak ortamın gerilmesini özellikle istediğini fark edemediler. Bu psikolojinin sonucu başta basınla ilgili yasalar olmak üzere demokratik düzenin işlemesini önemli ölçüde engelleyen birçok yasa arka arkaya yürürlüğe girdi. Bunların uygulamaya konulmasıyla birlikte iktidar-basın ilişkileri olağanüstü gerginleşti, sertleşti. Birçok gazeteci, haber ve yazılarından ötürü cezaevine girdi. Bazı günler sakıncalı sayılan haberlerin gazeteden çıkarılması sonucu fiilî sansür anlamına gelecek tarzda sütunların boş bırakıldığı görüldü.
Bu ortam cuntacıları etkiliyor, görüşlerinin haklılığının teyidi şeklinde değerlendiriliyor ve bir an önce harekete geçme eğilimlerini güçlendiriyordu. Seçimleri beklemeyi riskli sayıyorlar, DP'nin kazanması durumunda "bir dört yıl için aynı iktidarın devam etmesi düşüncesi bile sinirlerini rendeliyordu"* Ancak bir problemleri vardı, yönetime el koyduktan sonra ne yapacaklar, ülkeyi hangi kadroyla ve programla yöneteceklerdi? Bu sorunun cevabını bulmaları zor olmadı. Kısa bir tartışmadan sonra "memleketi idarede ve iktidarda tecrübeli bir teşkilat olan Halk Partisi ile iş ortaklığı etmek" formülünde birleşildi.*
DP, darbenin ayak seslerini duymuyor
Faik Ahmet Barutçu aracılığıyla ilişki kurdukları İsmet Paşa, müdahale yapılmamasını, CHP'nin seçimi mutlaka kazanacağını söyleyerek talebi reddetti. Fakat seçim sonuçları bu tahmini doğrulamadı. DP oy oranının ve milletvekili adedinin azalmasına rağmen 419 milletvekili çıkararak iktidarını sürdürürken CHP 173 milletvekili elde etti. Seçimlerden hemen sonra yaşanan iki olay, Silahlı Kuvvetler içerisindeki ihtilal örgütlenmelerini bir anda deşifre olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Cuntanın önemli isimleri Kur. Alb. Faruk Güventürk, Milli Savunma Bakanı Şem'i Ergin ile özel bir görüşme yapar. Fevri ve aceleci bir yapıya sahip olan Güventürk, kendini kontrol edemez; ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili görüşlerini anlatırken, problemlerden çıkabilmek için girişim başlattıklarını, bir lidere ihtiyaçları olduğunu söyler ve Bakan'a başlarına geçmeyi teklif eder. Şem'i Ergin, basit bir kasaba avukatı olduğunu, bu işin çapını aşacağını söyleyerek teklifi geri çevirir. Böylece iktidarın Milli Savunma Bakanı, hükümeti devirmeyi amaçlayan girişimden haberdar edilmesine rağmen akıl almaz bir tercihle, herhangi bir işlem yapmak yahut duyurmak ihtiyacı duymadan görevini sürdürür.
Aynı yılın aralık ayında İstanbul'da bir başka önemli olay daha yaşanır. İhtilal örgütüne katılma teklifi yapılan Kur. Binb. Samet Kuşçu, DP milletvekili Cevdet Perin aracılığıyla hükümeti durumdan haberdar eder. Emniyet devreye girer, teklif sahibi Kur. Alb. İlhami Barut'u konuşturmak üzere Kuşçu'nun evinde tertibat alınır. Ancak Alb. Barut, tuzağı sezinler, tam tersi ifadelerle Kuşçu'yu müşkül durumda bırakır. Üstünkörü yürütülen tahkikat sonucu inandırıcı belge bulmak bir yana, bulunmamasını sağlayacak mizansen ayarlanır. Kuşçu'nun yanı sıra 9 subayın sanık olarak yer aldıkları mahkemenin başkanlığını Cemal Tural yapar. Tural Paşa doğrudan örgüte mensup olmamakla beraber sempatizan konumundadır. Sonuçta çizilen senaryo çerçevesinde 9 subay beraat eder ve görevlerine dönerler. Muhbir Bnb. Samet Kuşçu yalancı konumuna girer, mahkum olur ve parlak bir geleceğe aday olduğu Silahlı Kuvvetler'den tard edilir. "Eğer iktidar biraz daha akıllı, bu işe memur ettiği insanlar biraz daha becerikli olsalar, tutuklamalar birbirini kovalar ve büyük olaylar olabilirdi."**
Art arda atlatılan tehlikeler örgütlenme çalışmalarını bir süre frenler. Ancak iktidar-muhalefet ilişkilerindeki gerilim bütün şiddetiyle devam eder. CHP'nin basın nezdindeki gücü ve hükümet aleyhtarı propaganda kampanyaları DP iktidarını yeni tedbirlere yöneltir. Vatan Cephesi adıyla parti çalışmaları paralelinde yeni bir örgütlenme girişimi başlatılır. Her gün radyoların haber bültenlerinde Vatan Cephesi'ne katıldıkları belirtilen isimler listeler halinde yayınlanmaya başlar. Bu sırada Bağdat'ta patlayan askerî ihtilalde kraliyet ailesiyle birlikte Nuri Sait Paşa hayatlarını kaybederler. Bu olay hükümetin darbe korkusunu artırsa da, somut sonuçlara ulaşılabilecek kapsamlı bir soruşturma yapma yoluna gidilmez. Bu sıralarda devam eden Kıbrıs ile ilgili görüşmelerde çok önemli bir merhaleye ulaşılır. Bugün bile Türkiye'nin bu konudaki en büyük dayanağı ve Cumhuriyet döneminin başlıca diplomatik başarılarından biri olan Zürih Antlaşması, 11 Şubat 1959'da Türk ve Yunan tarafları arasında ön mutabakat anlamında imzalanır. Bir hafta sonra Londra'da esas antlaşma imzalanacaktır. Bu amaçla Başbakan Adnan Menderes'in başkanlığında Türk heyetini Londra'ya götüren uçak, elverişsiz hava şartları nedeniyle inişe hazırlanırken yere çarpar; bir bölümü parçalanır ve yanar. Menderes, kurtulanlar arasındadır.
CHP yıkıcı propagandalarına başlıyor...
Kazanın çapı düşünüldüğünde hayatta kalmış olması adeta mucizedir. Başbakan, 28 Şubat'ta İstanbul üzerinden trenle Ankara'ya gelir. İstasyon ve çevresinde eşi görülmemiş bir halk kitlesi Menderes'i sevgiyle, coşkuyla karşılar. Bu tezahürat sırasında insanlar bindiği otomobili neredeyse havaya kaldıracak derecede Adnan Menderes'e yoğun sevgi gösterileri yaparlar. Karşılayıcılar arasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü de vardır. Ancak bu insani yaklaşım bile iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesini temin edemez. Nitekim aradan bir ay bile geçmeden bu ilişkilerin yeni ve nihai sayfası açılır. Yasal olarak 1961'de yapılması gereken seçimler yaklaşmaktadır. Bu seçimlere her iki taraf "kader anı" olarak bakmaktadır. CHP yönetimi, bir seçim yenilgisine daha tahammüllerinin olmayacağını bilmektedirler. Mutlaka kazanmak kararlılığıyla kapsamlı bir çalışma programı hazırlanır. Genel merkezden başlayarak, partinin bütün kademelerini içine alan disiplinli, sistemli ve yoğun propaganda ağırlıklı bir faaliyet başlatılır. 9 subay olayında tutuklanıp beraat eden ve emekliliğini isteyen Alb. Cemal Yıldırım, genel merkezde kendisine tahsis edilen özel bir odada "harekât"ın başına getirilir.
İlk olarak Menderes'in uçak kazasıyla yükselen itibarını olumsuz etkilemek, partililerin morallerini yükseltmek amacıyla "Bahar Taarruzu" adı verilen bir programın uygulamasına geçilir. İsmet Paşa'nın 1922 Eylül'ünde Yunan Başkomutanı Trikotis'i teslim aldığı Uşak, bu faaliyete anlamlı bir başlangıç yeri olarak seçilir. Genel Başkan İnönü çok geniş bir heyet ve kalabalık gazeteciler ordusuyla Uşak'a geldiğinde, DP'lilerin tepkisiyle karşılaşır. Bu tarz ziyaret ve toplantılarda olay çıkması propaganda tekniği bakımından CHP'nin işine gelmektedir. Böylece gazetelere yazılacak haber çıkıyor, yapılan konuşmaların bütün yurtta duyulması sağlanmış oluyordu. Bütün bu beklentiler Uşak'ta fazlasıyla gerçekleşti. Heyet Uşak'tan trenle ayrılırken, pencereden bir gazetecinin -bilahare itiraf ettiği gibi- yaptığı müstehcen el hareketine tepki gösteren DP taraftarlarının attığı taş İnönü'nün alnına değdi ve kanattı. Böylelikle halkın zihninde Batı Cephesi Komutanı imajını uyandırmak isteyen muhalefetin stratejisi amacına ulaşmış oldu. Olaylar bundan sonraki aylarda da aynı doğrultuda devam etti. İsmet İnönü'nün gittiği Kayseri Yeşilhisar'da, Topkapı'da benzer çatışmalar yaşandı. Sonuçta 1960 yılına ülke genelinde hissedilen kutuplaşma ve çatışma ortamıyla girilirken, DP iktidarı durumu doğru değerlendirme becerisini gösteremedi. Üstelik 1960'ın Nisan ayında TBMM'de "Tahkikat Komisyonu" adıyla özel bir soruşturma süreci başlatmak suretiyle tarihî bir hata yaptı ve bir bakıma sonunu hazırlamış oldu.
Basın, anti-demokratik cephede yer alıyor
Hükümet Türkiye genelinde yaşanan ortamın giderek şiddetlenen sosyal ve siyasal gerginliğin muhalefetin tanzimiyle oluştuğunu, bunun siyasî bir tertip olduğunu düşündüğünden durumu doğrudan yasama organı kanalıyla denetim altına almaya, Anayasa ve İçtüzük'teki imkânlar çerçevesinde bir Tahkikat Komisyonu kurmaya karar verdi. CHP örgütü bu sırada bütünüyle ayaktaydı. İktidarla basın arasında silahlı olmayan bir savaş durumu yaşanıyordu. Türkiye genelinde sürdürülen fısıltı kampanyasıyla hükümetle ilgili inanılmaz iddialar ortaya atılıyor, Menderes-Bayar ikilisinin Türkiye'yi sattığı, F. R. Zorlu'nun uluslararası komisyoncu olduğu, iktidar ve çevresinin yolsuzluk ve hırsızlığı organize şekilde yürüttüğüne ilişkin söylentiler yayılıyordu. Silahlı Kuvvetler içerisinde ise Menderes'in "ben orduyu yedek subaylarla da idare ederim" dediği, paltosunu generallere tutturduğu ağızdan ağza dolaşıyordu. 18 Nisan 1960'ta DP grubunda yapılan görüşmelerde, muhalefetin öncülük ettiği öne sürülen gayri meşru faaliyetleri belirlemek ve hazırlanan komploları aydınlatmak amacıyla, "Tahkikat Komisyonu" kurulması kararlaştırıldı. TBMM'ye sunulan önergenin gerekçesinde şu ifadelere yer veriliyordu: "... Yurtta gerçek bir hürriyet düzeninin kurulması, huzur ve sükunun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphesine, tereddüdüne, endişesine, korkusuna ve güvensizliğine en küçük bir imkan bırakmayacak, salim, temiz ve dürüst şartlar içerisinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hadiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgasını önleyecek çareler bulunması buna bağlı görülmektedir."
Daha sonra maddeler halinde CHP'nin yaptığı öne sürülen yasadışı, yıkıcı hazırlık ve girişim iddiaları sıralandıktan sonra, Komisyon'a Meclis İçtüzüğü'ne dayalı geniş yetkiler verilmesi, soruşturmanın selameti açısından Türkiye'de her türlü siyasî faaliyetin yasaklanması dahil tedbir ve kararlar alabilmesi ve bu çalışmaların üç ay içerisinde tamamlanmasının karara bağlanması isteniyordu. Önergenin Meclis'te müzakeresi sırasında ipler tam olarak koptu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 27 Mayıs'a giden sürecin işaretlerini açıkça ortaya koydu: "... Bu yetkileri istemek hukuk ilkelerine aykırıdır. Baskı idaresine millet bütün namuslu teşkilatıyla, bütün sade vatandaşlarıyla direnecektir. Bu tercih ve bu tedbiri alanlar başarılı olamayacaktır... Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur... Eğer insan hakları yaşatılmaz, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Biz böyle bir ihtilâl içerisinde bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda bizimle ilgisi olmayanlar tarafından yapılacaktır... Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz; çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren kâbus hayatı yaşarlar. Onlar başarılı oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredemedikleri için çıkış imkânı bulamazlar. Bulabilenler tarihte nadirdir."
İnönü, bu tarihten itibaren Türkiye'de yaşanacak olayları işaret ediyor ve hatta nasıl sonuçlanacağının tarifini veriyordu. Paşa'nın Silahlı Kuvvetler içindeki hazırlıklardan haberdar olmadığı düşünülemez. Ancak iktidarın silah zoruyla devrilmesinin çok sakıncalı ve riskli olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden 1957'de iletilen teklifi geri çevirmişti. İktidarın meşru zeminde cereyan eden mücadele yoluyla değiştirilmesinden yanaydı. Bunu sağlamak için parti olarak geniş ve kapsamlı bir kampanya yürütülmesine, iktidara karşı basının, üniversite mensuplarının, gençliğin, meslek kuruluşlarının içinde yer alacağı geniş bir cephe oluşturulmasına çabalamıştı.
İnönü, her türlü imkânı seferber ederek ülkenin 1960'ın ortası gelmeden seçime gitmesini istiyordu. Oysa iktidar, seçimlerin normal zamanında yapılmasından yanaydı. Tahkikat Komisyonu'nun kurulmasıyla başlayan dönemde CHP Genel Başkanı'nın çevresinden gelen telkinlerin, üniversitelerde yaşanan olayların etkisine girdiği, demokratik mücadele yöntemiyle sonuç almaktan ümidini kestiği, duyumlarını aldığı müdahale hazırlıklarının sonucunu beklemeye başladığı anlaşılıyor. 27 ve 28 Nisan'da İstanbul'da başlayan ve hemen Ankara'ya sıçrayan olaylarda polis ve gençler arasında yaşanan şiddete kan bulaştı. İki öğrenci öldü, birçokları yaralandı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylar, takip eden günlerde Ankara Kızılay'da bulvarın birkaç yüz metrelik belirli bir alanında sistemli bir şekilde sürdürüldü. Bu gösteriler doğal olarak Cumhuriyet Halk Partisi'nin kontrolünde yapılıyordu. İsmet Paşa'nın haber verdiği tepki ve direnişin ana merkezleri olan İstanbul ve Ankara'da sıkıyönetimin ilan edilmiş olması hiçbir şeyi değiştirmedi. Subaylar öğrencileri haklı bulduklarından önlemler konusunda fazla bir çaba gösterilmiyordu.
Bu arada fısıltı yoluyla yapılan propagandalar çok yoğun şekilde sürdürülüyordu. Yüzlerce öğrencinin katledildiği, cesetlerinin kıyma makinelerinde doğranıp atıldığı, iktidarın yandaşlarını silahlandırarak başta CHP yöneticileri olmak üzere muhaliflerin evlerinde katliam yapmaya hazırlandığı, Harp Okulu öğrencilerinin bir bahaneyle erken tatile çıkartılıp yolda tümüyle öldürülecekleri yaygın bir söylenti halinde ağızdan ağıza dolaşıyordu. Her şey sis perdesinin arkasında kaldığından insanlar bu iddiaların doğruluğuna inanabiliyorlardı. O kadar ki 27 Mayıs'tan sonra askerî yönetim, Et-Balık Kurumu'nda, Konya yolunda olduğundan şüphe etmediği cesetleri aramış, Devlet Başkanı Gürsel bu tarz iddiaların doğruluğundan kuşku duyulmamasını resmen söylerken Muhafız Alayı Komutanı ve MGK üyesi Albay Osman Köksal'ı "Osman yalan söylemez" cümlesiyle şahit yapmışt |